ANASAYFA SÖYLEŞİLER TAYLAND...

TAYLAND...

Doğasıyla, rengarenk çiçekleriyle, kendine özgü mutfağıyla, gelenekleriyle, tapınakları ve sıcakkanlı insanlarıyla Tayland dünyanın görülmesi gereken ülkelerinden biri.

Gezginler tarafından Güney-Doğu Asya’nın en egzotik ülkesi kabul edilen bu tapınaklar diyarında keşfedilmeyi bekleyen sayısız fotoğraf karesi meraklılarını bekliyor.

Ankara’daki Tayland Başkonsolosluğu’ndan 10 günlük Tayland gezisi için davet aldığımda ilk aklıma gelen, yanımda yiyecek olarak ne götüreceğim oldu. Klasik Türk yemekleri dışında dünya mutfağını özellikle de Uzakdoğu mutfağını tatmaktan kaçınan ben 10 gün Tayland’da ne yiyecektim düşünmeye başladım. Kısa bir market alışverişi ve hazırlık sonrasında Türk Hava Yolları’nın Bangkok seferini yapan dev uçağındaydım. Uçak bu güne kadar gördüğüm en büyük uçaktı ve Türk pilotların yanı sıra Amerikalı pilot sayesinde başarılı bir uçuş gerçekleştirdik. Bu keyifli yolculuk sonrası Bangkok havaalanındaydık. Ancak bir saatlik iç hat seferiyle Tayland’ın önemli şehirlerinden biri olan Chiang Mai’ye gitmek üzere birkaç saat havaalanında beklemeye koyulduk.



Budist tapınağı Wat Phra That’nın bahçesi ibadet eden yüzlerce kişiyle dolup taşıyor. Chiang Mai’de tam tamına 800 tapınak bulunuyor.







Taylandlı küçük kızlar tapınağın bahçesinde dans ederek para topluyorlar.




Seyahat öncesi yaptığım kısa araştırmada Tayland’ın en sıcak döneminin Mayıs-Haziran olduğunu öğrenmiştim. Tarih mayıs ayının son günlerini gösteriyordu ve ben Tayland’daydım. Havanın sıcaklığı henüz bizleri etkilememişti, çünkü havaalanındaki bekleme süresince inanılmaz bir havalandırma sayesinde sıcaklığı hiç anlamadık. Gel gelelim bir saatlik uçak yolculuğu sonrası Kuzey’deki Chiang Mai’ye inmemizle ve uçaktan burnumuzu çıkarmamızla inanılmaz bir sıcak ve nem yüzümüzü okşadı. Şoktaydım. Sıcak olacağını biliyordum ama akşamın yedisinde bu kadarını hiç beklemiyordum. Yapacak bir şey yoktu. Sıcağı sevsek de sevmesek de on gün süreyle Tayland’daydık ve tadını çıkarmalıydım. Chiang Mai’de, butik bir otel olan Tamarine Village’e yerleştik. Kısa bir dinlenme sonrasında otelin genel müdürü ve bizi bir an olsun yalnız bırakmayan Mr. Kraichoke’nin eşliğinde Tayland gezimizin ilk yemeği için restoranda soluğu aldık. Bakalım ne yiyecektik ya da yemeyecektik.
~

Tayland’da yemek yerken bıçak kullanılmıyor. Yemekler çatal ve kaşıkla yeniyor. Tatlısıyla, tuzlusuyla, acısıyla ekşisiyle tüm yemekler aynı anda sofraya geliyor. İçinde mantar, karides ve bizlerin alışık olmadığı yeşilliklerin bulunduğu çorba, daha sonra da tüm restoranlarda olduğu gibi fazlaca kurutulmuş ızgara balık, yosun ya da yine tropikal otlarından oluşan salatalar sofraya aynı anda geliyor. Tayland mutfağında ekmek yok. Ekmek yerine pilav yiyorlar. Ama bizim alıştığımız tereyağlı cinsten değil. Haşlama pirinç. Türkiye’de burun kıvırdığım Uzakdoğu yemeklerinin tadına bakıyordum ve hiç de yadırgamıyordum. Hepsini yedim diyemem ama en azından tatlarına baktım diyebilirim. Pilav içlerinde en çok yediğim oldu. Balıklar fazlaca kurumasına rağmen, kılçıklarını cips yer gibi yedim. Sıra tatlıya gelince, gittiğimiz her yerde ikram edilse diye beklediğim mango ile servis edilen, Hindistan cevizi sütü ve pirinçle pişirilen sticky rice’ı her defasında tabağı sıyırırcasına yedim.


Bangkok’a gidip de floating marketi görmeden, filler üzerinde ormanda gezi yapmadan dönmeyin. Tayland ‘da bir iki dakika süren aşırı yağmur sonrasında hava bir başka güzel oluyor.





Tayland’a dair bilmeniz gerekenler... 

Tayland halkı İngilizce bilmediği için anlaşmakta zorlanabilirsiniz.

Türk parası Bangkok’da değerli olduğundan alışveriş son derece cazip.

Deniz ürünleri çok ucuz. Ahtapottan balık çeşitlerine inanılmaz bir zenginlik söz konusu.

Tayland’da ekmek kültürü yok. Pirinç yerine haşlama pirinç yiyebilirsiniz.

Bahşiş önemli. Tayland parası ile 100 baht verdiğiniz kişi memnuniyetini yüzündeki gülümsemeyle ifade ediyor. 100 baht bizim paramızla 5.00 TL. 

Tayland’a gidip de masaj yaptırmadan asla dönmeyin. Her biri işinin ehli olan kadınlar saatlerce size masaj yapabiliyor. Hem de çok ucuz fiyatlara.

Her yerde olduğu gibi taksilerde de pazarlık yapabilirsiniz. En uygun fiyata istediğiniz yere gitmeniz mümkün, tabii trafik izin verirse.

Tayland’a gitmek için en uygun mevsim Kasım ve Şubat ayları. Mayıs-Haziran en sıcak zamanı.

Pek çok ünlü markanın sahtesini bulabileceğiniz gibi orijinalleri bulmanız da mümkün.

~
Budalar şehri Chiang Mai
Tayland putların, budaların kenti. Chiang Mai’de ilk durağımız Budist tapınağı Wat Phra That oldu. Tapınak zirvede ve tam 300 basamakla çıkılıyor. İsteyenler teleferikle de çıkıyordu ve biz teleferiği tercih eden gruplardandık. Tapınağın etrafında insanlar sessizce ibadetlerini yapıyorlardı. Tapınağı gezerken sıcak inanılmazdı. Herkesin elinde su şişesi, kimimiz tapınağın bahçesini çevreleyen ağaçların altında, kimimiz Taylandlı çocukların gösteri yaptığı üzeri kapalı alanda birbirimizi bekliyorduk. Sıcak, tapınak gezimizi kısa kesmemize neden oldu. Şehir turu sonrası öğlen yemeği için Chiang Mai’nin en güzel restoranları bizi bekliyordu. Yemek düzeni hep aynıydı. Çorbadan balığa, salatadan pilava hepsi aynı anda masaya geliyor, bazısının sadece tadına bakıyor, bazılarını ise fazlaca yiyordum. Ve tabii yemek sonundaki sticky rice’ı yemeden asla masadan kalkmıyordum. Tropikal bir ormanın içinde inşa edilen restoranda yemeklerimizi yerken, o inanılmaz sıcak bir anda kendini bulutlu bir havaya bıraktı ve bardaktan boşalırcasına değil, kovadan boşalırcasına yağmur başladı. Beş dakika şiddetli yağmur sonrasında açan güneş ise muhteşemdi…

700 yıllık “Yeni Şehir”
Chiang Mai’nin anlamı “Yeni şehir”. 700 yıllık bir geçmişi varmış. Tapınak ziyareti, fillerin gösterisi, filler ve kağnılar üzerindeki orman gezisi ve sonrasında Tayland’ın meşhur gece pazarıgünün programıydı. Gece pazarına geçmeden önce fillerin gösterilerinden söz edeyim size biraz da. Filler önce akrobasi gösterisi yapıyorlar, ardından futbol oynayıp basket maçı yapıyorlar. En etkileyici gösterileri ise yaptıkları resim çalışmaları. Tuallere yaptıkları resimler görülmeye değer. Seyircinin alkışları arasında tamamlanan resimler daha sonra satışa sunuluyor. Tanesi 2000 baht, yani bizim paramızla 100 TL olan resimler mutlaka alıcı buluyor. Fillerin sırtında, suların içinde ve ormandaki gezimiz ise günün en keyifli anlarıydı. Sallana sallana, filleri yol kenarlarından satın aldığımız muzlarla besleyerek bir saatlik bir “fil üzeri thropy” sonrasında geziyi kağnı arabaları üzerinde tamamladık.

Orkideler şehri
Chiang Mai’de her yerde orkide görmek mümkün. Bizim binlerce lira ödeyerek aldığımız orkideler burada her yerde. Satın almak isterseniz de fiyatlar son derece ucuz. Rengarenk çiçek bahçeleri ve orkideler içinden geçerek sürdürdüğümüz yolculuk sonrasında sırada Tayland’ın en yüksek tepesi olan Doi İnthanon’da soluğu aldık. Burası biraz daha serindi. Bu serinlik hepimize iyi gelmişti ama fazla uzun sürmedi. Daha sırada görülecek çok yer vardı. Dağlara çıkıp kabile hayatı yaşayan yerli halkı görecek, Kral’ın projesi olan kahve yetiştiriciliği hakkında bilgi alacaktık. Uyuşturucu otların yetiştiriciliğini önlemek amacıyla Kral’ın geliştirdiği projede kahve yetiştiriciliğinin yanı sıra, bizde yetişen domates, salatalık ve meyve sebzenin yetiştirildiği özel alanlarla seraları gezecektik. Sıcak, yorgunluk ve sonrasında bir İtalyan restoranında makarna partisinin ardından artık meşhur Tayland’ın gece pazarındaydık. İki gündür sessiz sedasız olan Tayland sokaklarında bu gece her yer ışıl ışıldı. Tüm dükkanlar açık, sokaklar trafiğe kapatılmış ve tezgahlarda yiyeceklerden küçük süs eşyalarına, Tayland’a özgü el işi takılardan çantalara, kıyafetlere bir pazarda bulabileceğiniz her şeyi bulmak, almak mümkündü. Aldığımız ön bilgiye göre de alışveriş sırasında mutlaka pazarlık etmeliydik. Herkes bir pazarlıktır yapıyordu. Sonrasında düşündük ki, çok ufak paralar için yapıyorduk bu pazarlığı… Sonunda pazarlıktan vazgeçerek alışverişe devam ettik. Saatler süren alışveriş sonrasında gözlerime inanamadığım bir manzarayla karşı karşıyaydım. Her yerde plastik sandalyeler, şezlonglar ve masaj yapan kadınlar. Sokağın ortasında el masajı, ayak masajı, hatta tüm vücut masajı yaptırmanız mümkün. Hem de yarım saat, bir saat, ne kadar isterseniz. İnanması güç ama yarım saat süren bir ayak masajı bizim paramızla sadece 3 TL. Hani yaptırmayanı dövüyorlar derler ya, işte aynen öyle. Ben de hemen bu yorgunluğa bir ayak masajı iyi gelir diyerek kendimi plastik sandalyenin üzerinde buldum. 3 TL karşılığında yarım saatlik bir masajla tüm günün yorgunluğunu üzerimden attım. Pazarda alışverişin ve masajın yanı sıra esas anlatılması gereken yiyecek tezgahları. Tayland halkı denizden, topraktan, ağaçtan çıkan her şeyi yiyor dersem yalan olmaz.
 
~
Deniz ürünlerinin çoğu kurutulmuş ya da kızartılmış olarak satılırken, başka hiçbir yerde göremeyeceğiniz meyveler çeşit çeşit tezgahlarda yer alıyor. Tatlılar, dondurmalar, ne olduğunu anlayamadığım ama renkleriyle tezgahları süsleyen şekerlemeler farklı bir resim çiziyordu. Ya böceklere ne demeli. Ahtapot, ıstakoz, karides, değişik otlar ve yosunları görmeye alıştığımız Tayland yemeklerine bu kez böcekler eklenmişti. Çekirgeden hamam böceğine, adını bilmediğim, daha önce hiç görmediğim böcekler kızartılmış, cips gibi ya da çekirdek gibi tezgahlarda alıcılarını bekliyordu. Çok duymama rağmen gözümle gördüğümde yine de hayretler içinde kaldığım böcek kızartmaları güne damgasını vurdu ve otel dönüşü herkesin sohbetinin ilk konusu oldu. Tapınaklarıyla, Kral’ın projesiyle gerçekleştirilen tarımsal alanlarıyla, fil gösterileriyle, gece pazarıyla, kızarmış böcekleriyle, yemekleriyle, yağmuruyla, sıcağıyla Chiang Mai gezimiz sona erdi. Sırada merakla beklediğim Bangkok gezisi vardı.

Bir saatlik bir yolculuk sonrası yeniden Bangkok’tayız. Hava daha da sıcak. Trafik desen berbat. Taksiler cıvıl cıvıl. Kimisi pembe, kimisi mor, kimisi turuncu ya da yeşil. Bir de “tuk tuk”lar var ki, üç tekerlekli motosikletle bisiklet arası bir şey. Yakın yerlere tuk tukla gidilebilirsiniz ama taksiyi tercih etmenizi öneririm. Tabii trafik istediğiniz yere ulaşmanıza izin verirse…

Bangkok’ta 2000 yılında açılan Hilton Millenium Otel’de kaldık. Otel tam anlamıyla muhteşem. Gökdelenlerin ortasında Çao Phraya nehrinin kıyısında tam 31 kat olarak yükselen otelin serin havası hepimize iyi geldi. Sıcağın ve rutubetin her dakika hissedildiği ilk Bangkok akşamında ise turistik bir teknede akşam yemeği için yerimizi
aldık. Teknede hemen hemen her milletten turist vardı. Yemekler her millete göre yapılmış, sahnede ise her dilde şarkı söyleyen iki kadın... Chiang Mai yorgunluğu, bunaltıcı sıcak, nehirde dünya insanları ile yemek sonrasında bir Bangkok akşamı sona erdi ve yeni bir gün, yoğun bir tempo için yeniden oteldeydik. Bangkok’ta muhalefeti temsil eden kırmızı gömleklilerle asker kıyasıya çatışıyordu. Bu nedenle başta Mr. Kraichoke olmak üzere tüm otel personeli sokaklarda dikkatli olmamız için bizi uyardı. Yapılan gezi programı genellikle Bangkok şehir merkezinden uzaklaraydı. Yakın olsa da, asker bölgeye kimseyi sokmuyordu ya... Bangkok gezisinde şehir merkezini göremedim ama, belki de böylesi daha iyi oldu. -Benim gibi alışveriş canavarı olan birinin parası cebinde kaldı.- Bangkok bir alışveriş cenneti diyebilirim. Duyduklarımla, şehir haritalarından takip ettiğim kadarıyla her şeyin, en ünlü markaların sahtelerini bulmak mümkün. Tekstil ürünleri, çanta, saat, her şeyin sahtesi varmış. Hepsi dev alışveriş merkezlerindeymiş. Ama gitmek, hatta yakından bile görmek mümkün olmadı. Her yer kapalı ve asker ablukası altındaydı. Bangkok’un, hani şu herkesin diline sakız olan gece hayatı ise, bu çatışmalar yüzünden sekteye uğramış, bizimle aynı zamanda orada olanlar için tam bir hayal kırıklığı olmuştu. Bangkok da Chiang Mai gibi tapınaklar kenti. Kiralayacağınız bir araçla tüm tapınakları gezmeniz mümkün olmasa da en ünlülerini gezmelisiniz. Zümrüt Buda heykeli en sevimli heykel. Wat Arun, Wat Po mutlaka görülmesi gerekenler. Wat Traimit’teki Altın Buda heykeli ise tüm ihtişamıyla göz kamaştırıyor. Bangkok’a gidip de tapınakları görmeden dönmeyin.
~
Dünyaca ünlü şef McDang
Gezinin benim açımdan en keyifli saatleri, Tayland’ın dünyaca ünlü şefi McDang’ın evinde geçirdiğimiz saatler oldu. Gitmeden önce şefin evinde geçireceğimiz zamana “neden bu kadar uzun tutuldu” diye hayıflanan bizler, gecenin sonunda yüzlerdeki hoş tebessümle oradan ayrıldık. Şef McDang adıyla ünlenen Sirichalerm Svasti, Tayland’ın en ünlü hatta dünyaca ünlü şefi. Bizi evinde ağırladı. McDang’in evi enfes bir manzaraya sahip ve muhteşem döşenmişti. Evin geniş bir bölümü TV çekimleri için ayrılmıştı ve stüdyo mutfak olarak kullanıyordu. McDang bize Tayland mutfağı hakkında kapsamlı bir sunum yaptıktan sonra, tam beş çeşit Tayland yemeğini kendi elleriyle pişirdi. Yemek sunumunun bitiminde ise bizi bir sürpriz bekliyordu. Salonda piyano ve flüt resitali eşliğinde keyifli bir mola sonrasında muhteşem bir masada en güzel lezzetleri bizler için hazırlamıştı. Ortam güzel, McDang sıcak ve samimi, yemekler nefis, sohbet ise hayli keyifliydi. Bu keyifli yemek sonrası McDang bizleri kapıya kadar uğurladı ve kendisini ziyarete gelen gruplar içinde en keyif aldığı grubun bizler olduğunu defalarca dile getirerek memnuniyetini belirtti. Kanolar üzerinde alışveriş Küçük bir sahil kasabasında, ahtapotundan karidesine, yosunundan balığın bilmediğim onlarca çeşidinin satıldığı balık pazarıyla, tapınaklarıyla, gökdelenlerin boy gösterdiği şehir manzarasıyla, sıcağıyla, orkidelerle dolu sokaklarıyla, İstanbul’u aratmayan trafiğiyle, bahçesinde hırsız maymunların cirit attığı Phetchaburi’deki kralın yazlık sarayıyla, en güzel ipeklerin satıldığı dükkanları, Bangkok’un en ünlü aşçılık okulu Suan Dusit International Culinary School’da özel olarak organize edilen work shop’uyla Bangkok gezimiz dolu dolu tam dört gün sürdü. Gezimizin son günü ise hani resimlerde, tablolarda gördüğümüz, kanallar üzerinde kanolarda meyve sebze satan, hasır şapkalı kadınların bulunduğu rengarenk görüntüleri, bu kez biz resimlemeye gittik. Bangkok’a 100 km uzaklıktaki Damnoen Saduak görülmeye değer bir yer olarak bizi karşıladı. Kanolara bindik. Sağlı sollu her tarafta marketler cıvıl cıvıl bir görüntü sergiliyordu. Kanolardaki meyveler ve hasır şapkalı kadınlar bambaşka bir görsellikti. Kayıklarda meyve sebze, meyve suları, kızarmış balıklar, et ürünleri, şekerlemeler satıyorlardı. Şehir trafiğinde olduğu gibi burada da bir trafik söz konusuydu. Kanolar kimi zaman kanalın daralan bölgelerinde birbirleriyle çarpışıyor. Ama kimse kimseye saygısızlık etmiyor ve sabırla yolun açılmasını bekliyor ve birbirlerine yol veriyorlar. Kalabalık, sıcak derken, Floating Market turu Bangkok serüvenimizin en renkli görüntüsü oldu. Gördüklerimi, yaşadıklarımı kısa kısa anlattığım Bangkok’ta eminim ki daha gezilip görülecek çok yer, anlatılacak çok şey var...

Şimdilik bu kadar ama sıcakkanlı insanların bu renkli ülkesine bir kez daha gidip göresim var...


Yeniliklerden haberdar olun!

Lezzet’ten sürekli haberdar olmak istiyorsanız e-posta adresinizi girerek kaydolun!