Muharrem ayı geldiğinde Anadolu’nun birçok evinde aynı hazırlık başlar. Kimi evlerde fasulye ve nohut ağırlıktadır, kimi evlerde kuru incir, kayısı ve üzüm öne çıkar. Nar, ceviz, fındık, tarçın ve susam ise çoğu zaman son dokunuşu oluşturur. Tarifler değişse de değişmeyen şey aşurenin paylaşılma biçimidir. Aşurede kullanılan malzeme sayısı bölgeden bölgeye değişse de temel fikir aynıdır: Farklı ürünlerin aynı kazanda buluşması. Bu nedenle aşure, Anadolu’da uzun yıllardır bolluğun, paylaşmanın ve toplumsal dayanışmanın sembolü olarak kabul edilir.
Aşurenin en yaygın bilinen hikâyesi Hz. Nuh’un tufanına dayanır. Rivayete göre gemi Cudi Dağı’na ulaştığında elde kalan son erzaklar bir araya getirilerek ortak bir yemek hazırlanır. Buğday, bakliyat ve kuru meyvelerin buluştuğu bu yemek zamanla bereketin sembolüne dönüşür. Ancak aşurenin kökeni yalnızca dini hikayelerle açıklanmaz. Yemek tarihçisi Priscilla Mary Işın’a göre aşure, buğday kültürünün geliştiği Mezopotamya coğrafyasına kadar uzanan çok daha eski bir geleneğin devamıdır. Tarıma geçişle birlikte ortaya çıkan bereket ritüelleri, zaman içinde farklı inanç ve kültürlerle birleşerek bugünkü aşure geleneğini şekillendirmiştir.
Osmanlı mutfak kayıtları aşurenin bugün bildiğimizden daha farklı yorumlarının da bulunduğunu gösterir. 1844 yılında yayımlanan Mehmet Kâmil’in Melceü’t-Tabbâhîn adlı eserinde aşure; buğday, bakla, fasulye ve pirincin bal ya da şekerle tatlandırıldığı bir yemek olarak tarif edilir. 1924 tarihli Hadiye Fahriye Hanım’ın tarif kayıtlarında ise kuru hurma, üzüm, gül suyu ve çeşitli yemişler yer alır.
Araştırmacı şef Yunus Emre Akkor’a göre aşurenin eski tariflerinde bakla önemli bir yer tutar. Osmanlı kaynaklarında da rastlanan bu kullanım, aşurenin yalnızca kuru meyve ve yemişlerden oluşan bir tatlı değil, tahıllar ve bakliyatlar üzerine kurulu bir bereket yemeği olduğunu gösterir.